Bir Deprem Tanıklığı Olarak Son Ekmek

 

Bir Deprem Tanıklığı Olarak Son Ekmek

06.02.2026 09:00 - Yusuf TOSUN - Okuma süresi: 5-7 dk
Bir Deprem Tanıklığı Olarak Son Ekmek

"6 Şubat depremini bizzat yaşamış bir yazarın tanıklığından doğan Son Ekmek, anı–günlük türünün imkânlarıyla felaketi, ihmalleri ve insanî dayanışmayı unutmamak ve unutturmamak için kayda geçiriyor."

1961 Adıyaman doğumlu Suat Tekin, mesleği orman mühendisliği olan; Türkiye'nin farklı bölgelerinde görev yapmış, yazıya ise ortaokul yıllarında başlamış bir isim. Uzun yıllardır edebiyatla iç içe olan Tekin, pek çok kültürel organizasyon ve etkinlikte yer almış; özellikle roman türünde verdiği eserlerle dikkat çekmiştir. Dördüncü Kadın, Sevmek Mutlu Ölmekmiş, Kimsesizlik, İhanet, Sır, İşte Hayat, Ihlamur Kokulu Yalnızlık romanları ile Şaka Leblebi adlı öykü kitabı, bu birikimin önemli örnekleri arasındadır.

Eylül 2025'te Kalan Yayınları'ndan çıkan Son Ekmek ise yazarın edebiyat serüveninde ayrı bir yerde duruyor. Bu eser, 6 Şubat depremini konu alan ve anı–günlük türüne yaslanan bir tanıklık metni aynı zamanda. Yazarın ifadesiyle "unutmamak ve unutturmamak" için kaleme alınmış bir hatıra defteri; hayata dair çok geç kalmadan öğrenmemiz gerekenleri fısıldayan bir mektup adeta. Hatta yer yer, "yokluğun" ne olduğunu bilmeyenlere "kaybın" ne demek olduğunu anlatan bir roman gibi de okunabilir.

On bir ili kapsayan bu asrın felaketinin unutulmaması, unutturulmaması hayati önemde. Daha önce sevgili Hamza Çelenk'in Kırmızı Kar romanını okurken de benzer duygular yaşamıştım; o eser de depremi bir roman bütünlüğü içinde ele alıyordu. Suat Tekin'in farkı ise, yaşananları doğrudan kendi şahitliklerinden yola çıkarak kayıt altına alması. Bu tür metinler, yalnızca bugüne değil, gelecek kuşaklara da bir hafıza bırakır. Çünkü deprem öldürmez; ihmaller, ihmalkârlıklar felaketi büyütür. Bu hakikatin tekrar tekrar hatırlatılması gerekir.

Son Ekmek, 6 Şubat depremini kelimenin tam anlamıyla bir çaresizlik hâli olarak anlatıyor. Tekin, o geceyi ve sonrasını bizzat yaşayanlardan biri. Gözlemlerini, beklentilerini, umutlarını ama daha çok umutsuzluklarını; yalın, akıcı ve son derece samimi bir dille aktarıyor. Okudukça gözyaşları yanaklardan süzülüp insanın içine akıyor. Kıyamet sahneleri yeniden gözlerinizin önünde canlanıyor: Açlık, soğuk, sefalet, yardım bekleyişi, yalnızlık… Kelimelerle ifade edilmesi güç bir hâl… Bir anda her şey anlamsızlaşıyor; enkazlar arasında ölüm, en somut gerçeklik olarak beliriyor.

Kitap, anı türünde olmasına rağmen güçlü bir roman tadı da taşıyor. Yaşananlar adeta anbean aktarılıyor. İlk günlerdeki unutulmuşluk hissi, ihmaller, yardımların geç gelmesi ve özellikle Adıyaman'ın ihmal edildiği duygusu metnin ağırlık merkezlerinden biri. Ardından Urfa–Siverek-Hilvan tarafından uzatılan yardım eli, bir mucize gibi umut ışığına dönüşüyor. Zamanla Türkiye'nin dört bir yanından gelen sivil ve resmî yardımlar, organizasyonların devreye girmesiyle toplum bir nebze olsun nefes alıyor. Ancak tüm bu çaba, binlerce canın enkaz altından çıkarılmasına yetmiyor. Kimisi dondurucu soğukta hayatını kaybediyor, kimisi yaralı kurtuluyor, kimisi ise mucizevi biçimde sağ çıkıyor. Fakat geride kalanların içinde açılan o yaraların ne zaman iyileşeceği meçhul. Bilinen tek şey; yara kapansa da izlerinin hep kalacağı.

Elbette bu büyük felaketin içinde her şey yalnızca yardımlaşma ve dayanışmadan ibaret değil. Yardım dağıtımı sırasında yaşanan tatsızlıklar, yağmalama amacıyla şehir dışından gelen vicdansızlar da bu günlüğün bir parçası. Suat Tekin, adeta acıların kaydını tutuyor. Okurken insanın içinden şu geçiyor: Keşke toprak dile gelse, ağaçlar konuşsa, taşlar gördüklerini anlatabilse… O anlarda zengin–fakir, genç–yaşlı, kadın–erkek, rütbeli–rütbesiz herkesin sıfırlandığı, aynı ateşin etrafında ısındığı, aynı çadırda kaldığı, aynı kaptan çorba içtiği bir eşitlik hâli ortaya çıkıyor. İnsan bu işte!...

Bu tanıklıklar, aynı zamanda milletimizin zor zamanlarda sergilediği yardımlaşma ve dayanışma ruhunu da görünür kılıyor. İnsanların varını yoğunu paylaşması, acıya ortak olması; imkânsızlıklar içinde neler başarılabildiğini göstermesi bakımından kıymetli. Bu yönüyle Son Ekmek, yalnızca bir felaket anlatısı değil; insanî değerlerin kaydını da tutuyor.

Kitabın ortaya çıkmasında Ay Vakti Dergisi'nin kurucusu Şeref Akbaba'nın yazmaya teşvik edici rolü olduğu anlaşılıyor. İyi ki de olmuş. Daha çok romanlarıyla tanıdığımız Suat Tekin'in bu kez anı–günlük türünü tercih etmesi, anlatının gerçekliğini ve etkisini artırmış. Yazar, kurgunun arkasına saklanmadan; tanıklığın yükünü üstlenerek, gördüğünü olduğu gibi aktarmayı seçmiş. Önce dergi yazılarıyla başlayan bu süreç, bir vicdan muhasebesine ve nihayetinde bütün çıplaklığıyla yazılmış bir kitaba dönüşmüş.

Son Ekmek, roman gibi akan ama romandan çok daha ağır bir sorumluluk taşıyan; kurgudan ziyade hakikatin omuz verdiği bir metin. Suat Tekin, bu eserinde tanıklığın yükünü üstlenerek 6 Şubat depremini unutmamak ve unutturmamak için kayda geçiriyor. İnsanî değerleri, ihmalleri ve ortak acıyı görünür kılan bu kitap; hafızasını diri tutmak isteyen, yaşanan felaketle yüzleşmekten kaçınmayan okurlar için güçlü, sarsıcı ve gerekli bir tanıklık olarak okunmayı hak ediyor

Son Ekmek
Suat Tekin
Kalan Yayınları
2025
124 s.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

O YIL

Geçip Giden Şeyler ve Geçmeyen Şeyler…

BALKAN COĞRAFYASINI KİTAPLAR ÜZERİNDEN OKUMAK…